Skip to main content

“Zaman, her şey bir anda olmasın, mekân ise hepsi senin başına gelmesin diye var.” diyor Susan Sontag. Zaman ve uzamı müstakil, insanı ise tarih ve toplum dışı bir varlık olarak görmek yerine, bu iki kavramı insan deneyimini belirleyen ve onunla belirlenen aktörler olarak diyaloğa sokuyor. Nereden bakarsanız bakın cesur bir iddia. Bir mekânı varlığınızla doldurup yokluğunuzla bir başkasının deneyimine terk ettiğinizde, uzam sizinle beraber farklı anlamlar ve yaşantılar üretiyor. Zaman ise kendini bu deneyimlerin parçalarına bölüyor. Bu devirdaimden geriye kalan da hatırlamak ve unutmak olarak filtreleniyor sanırım.

Dolayısıyla hatırlamak, yalnızca kendi deneyimlerimizi hatıra etmek olmadığı gibi, unutmak da sadece kendi kavşaklarımızda karşılaştıklarımızı, bu zaman ve mekânlardan silmek değil. Hiç tecrübe etmediklerimizi, aynı uzamı farklı zamanlarda paylaştıklarımız adına hatırlıyor ya da unutuyoruz esasen. Hafızanın takati de buradan geliyor olsa gerek. Hatırlamak kadar unutmak da kalabalıklara bölünüp kalabalıklarda çoğalarak zaman ve mekâna istifleniyor. Bu birikime dönüp bakma cüreti, geçmişi ve geleceği ilerleyen bir akış yerine, ikiz aynada gören bir tarih algısını açıyor.

Bu hafta aynı aynadan hafızanın mekânlarını adımlayan bir “video-kolaj”ı konuşmak istiyorum. Konuşmak diyorum çünkü seyretmek daha ziyade bir tür sayıklamaya tekabül eden herhangi bir deneyim, yazı formu ise dört başı mamur kaideleriyle konuşmanın yanında fazla başıbozuk gibi geliyor. Fatih Pınar’ın Şehrin Hayaletleri isimli video-kolajından söz ediyorum. Altyazı dergisinin, “İçeriden Dışarıya” adlı serisi için hazırlanmış bir başka çalışma bu. Pınar bu kez “kamera-göz”ünü Taksim’in meydanına ve ara sokaklarına dikiyor. 2013 yılının dolup taşan Haziran’ından 2020 yılının pandemi önlemleriyle bomboş kalan sokaklarına kadar adım adım arşınlıyor hafızamızın kuytularını; ancak bu dönemleri aynı mekânda birbirinin ardı sıra gelen vukuatlar zinciri gibi kurgulamak yerine, geçmişin deneyimlerini bugünün boş kalan sokaklarında yankılayarak hatırlamanın ve nisyanın aktörlerini sıkı bir sohbete alıyor. Taksim Mis Sokak’ta Gezi Parkı’nın gündüz görüntülerini izlerken sanki aynı günün gecesiymiş gibi bir anda 2020 yılının bomboş kalan Mis Sokağı’nda keskin bir sessizliğe düşüyoruz. Ardından aynı sesleri bir rüya anı gibi bomboş sokaklarda çınlatıyor yönetmen. Bir anda Galatasaray Meydanı’na; Cumartesi Anneleri’nin yanına ışınlanıp akabinde meydanın sessiz boşluğundan geçerek bir kadının bildiri okuduğunu işitiyoruz. Tahir Elçi için İstiklal Caddesi’ni boydan boya adımlayan kalabalığı kaybedip Elçi için aynı caddede tek başımıza yürüyüşe devam ettiğimizi hissediyoruz. Beyazıt Marşı’nı hep bir ağızdan söylerken gördüğümüz üniversite öğrencilerine arkamızı döndüğümüzde; kampüsün hayaletleri, boş kalan Beyazıt Meydanı’nda güvercinlerini uçurmaya devam ediyor. Adaletin bir kadın isminden ibaret olduğuna inandırıldığımız günlerde, Çağlayan Adliyesi’nin ön kapısında biriken akademisyenleri, gazetecileri, adliye binasının dev gövdesine meydan okurcasına büyürken görüyoruz. Sonra boş bir binanın duruşma sonrası sessizliğine bürünüyoruz. Böyle uzayıp giden toplumsal mücadelelerin hatırasından geçerek bugünün iç sıkıntısına karşı görsel bir bilinç akışı töreninin itirazını yükseltiyoruz. İstanbul’un boş sokaklarında bir heyula geziniyorsa ve o biz isek gelecek kaygısının dermanı da her şey bir anda olmasın ve hepsi bizi tarumar edemesin diye zaman ve mekânda, kent ve hafızadadır belki.

Sontag haklıysa; geçmiş hepten bitmediği gibi gelecek de büsbütün bir sürpriz taşımıyordur. Deneyimler kendini zaman ve mekânda üreten, imkan ve olasılıklarını ise kurbanlarını gören, duyan ve tanıyan, kendi failliğini hatırlayan bir etik çağrıda buluyordur. Bu çağrıyı işitmek için “Şehrin Hayaletleri” güzel bir başlangıç olabilir.

Kültür

Zaman

Eylül DanışmanEylül DanışmanAğustos 2, 2023
Kültür

Nazmiye

Eylül DanışmanEylül DanışmanAğustos 2, 2023