Skip to main content

Bunaltıcı bir sıcak var. Güneş en tepede. Herkes dükkânının önüne çıkmış sokaktan geçenlere sesleniyor: “Buyurun, buzdolabı mı?”. Meydanın bu tarafa bakan kısmını beyaz eşyacılar kaplıyor. Dükkânlarının kaldırımlarına çamaşır makinelerini, buzdolaplarını tek tek dizmişler. Sokağı geçmek istiyorsan dükkanlarla beyaz eşyalar arasındaki yoldan yürümek dışında çare yok. Çocukluğumda da çok geçerdim bu sokaktan. O zaman bu sokağın karşısında İller Bankası’nın tarihi binası yükselirdi. Sonra bir gece, dalga geçer gibi, iş makineleriyle basıp yıktılar o binayı. Ne tarihi ne de mimari değeri engelleyemedi aç gözlülüğü ve kibri. Şimdi aynısını pazar için söylüyorlar aynı aç gözlülük ve kibirle.

Almaya niyetim yok ama sokakta ilerlerken de gözümü alamıyorum satılanlardan. Göz ucuyla kesiyorum hepsini. Esnaf tek bakışta anlıyor kimin alıcı olup olmadığını. O yüzden fazla ilişmiyorlar bana. Bazı yerlerde eşyaları öyle bir dizmişler ki karşıdan gelen olduğunda ona sürtünerek geçiyorsun. O sıkışıklığı aşıverebilirsen hemen sağında yılların değiştiremediği Musluoğlu duruyor. Hiçbir zaman tam dolu olmayan tepsilerini koydukları vitrinin önünde iki masası var. Kaldırımın üstünde sırtlarını buzdolaplarına veriyorlar bu masalara oturanlar. İçeri girmek için kapının eşiğini aştığın anda sola bakıyorsun ve usta, yakasının iki düğmesi açık önlüğüyle oturduğu tabureden doğruluyor: “Hoş geldin abi!”. Vitrinde üç dört tepsi var. En uzaktaki tepsiye toplasan iki tabak kadar çıkacak Arnavut ciğeri yığılmış. Yanında beş tane haşlanmış piliç duruyor, tencereden yeni çıkmışlar belli. Buharı vitrinin camını buğulandırıyor. Hafif bir öğle yemeği isteyen, yarım pilici pilavın üstüne çözdürüp domates söğüşle indiriyor mideye. En yakın tepsinin bir kısmını poğaçalar, bir kısmını da kol böreği işgal ediyor. “Hoş bulduk. Neli börekler?” “Peynir var kıyma var.” “Yarım yarım gönderiver masaya”. Geçiyorum içerdeki masalardan birine. Mekân hiç değişmiyor. Duvarı boydan boya kaplayan fayanslar yer yer dökülmüş ama yenisini döşetmek yerine var olana yakın bir renk uydurulup yamanmış. O sırada usta, sürekli baskı uygulamaktan ortası içe doğru bombeleşmiş tepsiden böreği kesiyor. Acelesi yok sakin sakin yapıyor bunu. Tartı tam gramajı tutturduğunda, mekânın emektar garsonu alıyor tabağı koyuyor masaya. “Abi çay, su, limonata?”. Önden limonata verecek. Bu sıcakta o serinletir insanın içini ancak. Sonra ise benim rutinim; ballı süt. Böreği bitiriyorum. Hep olduğu gibi ne iyi ne kötü bir börek. Üstü çıtır çıtır ama altta dişin kesmekte zorlandığı bir sertlik. Başka yerde karşılaşmadım. Sanırım böreği hep böyle yapabilmek bu ustanın marifeti. Boş tabağı alırken sütü bırakıyor emektar garson. Üstü bir parmak kaymak, altı tam karışmamış bal. Sıcak sıcak dikiyorum kafaya ve girişteki yere dönüyorum. “Nedir borcum?” “On dört yeter”. Daha ucuza bulunmaz kolay kolay bu yenenler. Para üstünü de mutlaka böreği, poğaçayı sardığı kağıtların üstüne bırakıyor usta. Tadı orada herhalde, bilemiyorum.

Çıkıyorum oradan. Sokak pazarın içine doğru sağa kıvrılıyor. Beyaz eşyacılar yerini üst baş satan tezgâhlara bırakıyor. Yaşayan bir dokusu var buranın. Dip dibe, yan yana tezgâhlar. Kimi tahta kasalar üzerine kimi yere sermiş mallarını. Müşteriyle ilgilenen az. Genelde birbirleriyle muhabbet ediyor satıcılar çünkü İtfaiye’de [1] aradığını sen bulursun. Askeriyeden yürütülen postalların ve çantaların olduğu sokaktan ilerliyorum. Biraz ileride sokak ufak bir meydana dönüşüyor. Yerde gırla postal, kamuflaj, çanta, ceket, kaban, parka, iskarpin, deri mont yığılmış duruyor. Satıcılar taburelerde oturmuş, iyi birkaç parça düşürmek için malları didikleyenlere fiyat söylüyorlar. Diğer taraftaysa seyyar balıkçı yarım ekmeği yarıyor ortadan ikiye. Üstünde içi katrana dönmüş yağ ile dolu bir sac tava, ufak bir kesme tahtası, yeşillikler, mısır ununa bulanmış hamsi; altta ise yağı ısıtan piknik tüpü ve tedarikleriyle tam bir seyyar araba. Bu mevsimde nereden bulmuşsa bulmuş hamsiyi, öğle vakti hızlıca bitirip gitmeye çalışıyor zira o balık çok dayanmaz bu sıcakta. Hemen atıverecek yağa, zaten hamsinin pek canı yok, hızlı pişecek. Yağ da simsiyah olmuş ki çabuk renk verir balığa. Ekmek arasına biraz soğan biraz yeşillik, yatır hamsileri de üzerine. Afiyet olsun.

Balıkçıyı arkamda bırakıyorum. Kokoreç kokusuna doğru ilerliyorum. Çıkmaz sokak yine ağzına kadar dolu. Tükenip bitmeden Hacı’nın kokorecini yemek isteyenler doluşmuşlar dükkânın önüne. Az önce hastasına “yağlı yemeyin” diyen doktorlar karşıdaki hastaneden gelmiş oturmuşlar bir köşeye çeyreklerini ‘eziyorlar’. Memurlar ütülü beyaz gömlekleri, ellerinde küçük, siyah deri çantalarıyla boşalan masalardan birine ‘çökmek’ için bekleşiyorlar. Esnaf işini biliyor. Öğle saatinin yoğunluğundan hemen önce almış kokorecini, dükkânının önünde yiyor. Hacı’nın ustası ikinci kolu çıkarıyor buhar fırınından. Bu fırını özel yaptırdık diye anlatmıştı bana bir ara. Buhar kokorecin içini güzelce pişirmiş, közün üzerinde nar gibi kızarmış diğerinin yanına takılmaya hazır hale getirmiş. Böreği yiyeli on dakika ya oldu ya da olmadı ama dayanamıyorum. Bir çeyrek kestiriyorum kendime. Şimdilerde herkesin yaptığı gibi kokoreci kesip ızgaranın üstünde kurutmuyor; közün üzerindeki şişten doğruca ekmeğe. Lime lime etmek de yok. Ekmeğin içinde bıçağıyla enine dört, boyuna üç kere kesik atıyor. İri tanelerin üzerine tuz, kimyon ve pul biber serpip kâğıda sarıyor.

Elimde çeyrek, ısıra ısıra yürüyorum antikacılara doğru. Dürbünler, gözlükler, cep aynaları, paralar, taraklar, oyuncak bebekler, fotoğraf makineleri, bastonlar, tespihler, pikaplar… Aradığın aramadığın her şey dizilmiş tezgâhlara. Dükkânın tekinin önündeki antika kaset çalara biri kaset takıp sesini de açmış. İnsanlar tezgahlara göz atıyor, kasetten Ali Kızıltuğ okuyor: “Bir zaman yılları saydım. Hani geleceğin yok…”. Müziğin ve sokağın tam ortasına arabasını çekmiş bir gobitçi bir yandan yumurtasını soyuyor, bir yandan türküye eşlik ediyor kendi kendine. Soğanını, maydanozunu doğramış hazır etmiş. Yumurtayla domatesi de koyup tamam edecek gobiti. Dünyanın en basit ama en lezzetli ekmek aralarından birini yapacak.

Çıkıyorum pazardan. Numuneye [2] doğru yürüyorum. Yıkacaklarmış İtfaiye’yi diye düşünüyorum. Sonrası ne olacak? Yıkmakta pek bir maharetli olan zihniyet, o antikacıların yerine ne koyacak? Gobitçi gobitini koca koca AVM’lerde mi satacak? Dar sokaklardaki lezzetler başka yerlerde yaşayabilecek mi? Yok edilen mekânların ruhları yerine konabilecek mi? Sora sora yürüyorum Numuneye doğru. Bunaltıcı bir sıcak var.

[1] İtfaiye Meydanı. Ankara’da bir bitpazarı. Üst baştan, beyaz eşyaya plaktan, antikaya erotik filmlerden, mobilyaya kadar her şeyin bulunabileceği elli altmış yıllık bir pazar.

[2] Numune Hastanesi

Kültür

Zaman

Eylül DanışmanEylül DanışmanAğustos 2, 2023
Kültür

Nazmiye

Eylül DanışmanEylül DanışmanAğustos 2, 2023