Bir eve hırsız girdiğinde üzülürüz ama bir banka soyulduğunda hissimiz bu değildir. Soyguncuları merak ederiz, planın ayrıntılarını öğrenmeye çalışırız. Üzerinden zaman geçtikçe soygun bazen efsaneleşir. Soyguncular da öyle. Soyguncuları anlatan filmler yapılır, soygunun belgeselleri çekilir. Garip gurebanın evine giren hırsızların otobiyografi yazdıklarına denk gelmedim ama pek çok banka soyguncusu hayatını yazar. Pek çok insan bir banka soyulduğunda sevinir bile.
Bunun sebebi hırsızlardan çalmanın ahlaki olarak bir yük getirmemesidir. Hırsızdan çalmanın günahı yoktur. Bankalardan büyük hırsız da dünyada bulunmaz.
Hırsızdan çalmanın çekiciliği hayatın diğer alanlarına da sirayet eder. 1000 odalı bir saraya hırsız girse o sarayda yaşayana kim üzülür? Anadolu’dan çalınıp götürülmüş eserlerle dolu bir müze soyulsa hangi Anadolulu kahrolur? Sınav sorularını çalarak mevki makam sahibi olmuşlar ihraç edildiğinde hangimiz ağladık? Muhaliflerin ifade özgürlüğünün çalınmasına köşelerinden çanak tutanların gazetesini polis bastığında hangi muhalif gülmedi?
Bu hırsızdan çalma meselesi futbolu ve hangi takımı desteklediğimizi bile etkiler. 2026 Dünya Kupası’nda yarı finale kalan takımlar içinde en çok uluslararası desteğe sahip takımın Arjantin olmasının sebebi de budur bana kalırsa.
Hırsızlık ve Futbol ve Arjantin
Arjantin bu akşam İngiltere’ye karşı oynayacak. Yarı Final’e ayrıca İspanya ve Fransa yükseldi. Üstünkörü bir bakalım bu ülkelerin tarihine. Arjantin’e destek çok da diğerlerine niye yok anlayalım.
İngiltere’den başlayalım. Dünyanın altıncı büyük ekonomisi, Fransa hemen ardında yedinci, İspanya ise on dördüncü büyük ekonomisi dünyanın. Arjantin ise 27 numara ile epey arkada kalıyor. Arjantin niye fakir de bu rakipleri neden bu kadar zengin dersiniz? Bu devlerin zenginliği kimin yoksulluğu sayesinde mümkün olmuştur? İngiltere’nin kaç sömürgesi oldu tarih boyunca dersiniz? Bugünün haritasına baktığımızda 84 ülkeye tekabül ediyor. İsimlerini sayalım onların: Akrotiri ve Dikelya, Amerika Birleşik Devletleri, Anguilla, Antigua ve Barbuda, Avustralya, Bahamalar, Bahreyn, Bangladeş, Barbados, Belize, Bermuda, Birleşik Arap Emirlikleri, Botsvana, Britanya Antarktika Toprakları, Britanya Hint Okyanusu Toprakları, Britanya Virjin Adaları, Brunei, Cayman Adaları, Cebelitarık, Çin (Hong Kong), Dominika, Esvatini, Falkland Adaları, Fiji, Filistin, Gambiya, Gana, Grenada, Güney Afrika, Güney Georgia ve Güney Sandwich Adaları, Guyana, Hindistan, Irak, İrlanda, İsrail, Jamaika, Kamerun, Kanada, Katar, Kenya, Kıbrıs, Kiribati, Kuveyt, Lesotho, Malavi, Malezya, Maldivler, Malta, Mauritius, Mısır, Montserrat, Myanmar, Namibya, Nijerya, Pakistan, Papua Yeni Gine, Pitcairn Adaları, Saint Helena, Ascension ve Tristan da Cunha, Saint Kitts ve Nevis, Saint Lucia, Saint Vincent ve Grenadinler, Samoa, Seyşeller, Sierra Leone, Singapur, Solomon Adaları, Somali, Sri Lanka, Sudan, Suriye, Tanzanya, Togo, Tonga, Trinidad ve Tobago, Turks ve Caicos Adaları, Tuvalu, Uganda, Umman, Ürdün, Vanuatu, Yemen, Yeni Zelanda, Zambiya, Zimbabve.
Fransa’nın sömürgeleri ise 35 kalem ve şöyle: Cezayir, Tunus, Fas, Senegal, Moritanya, Mali, Gine, Fildişi Sahili, Burkina Faso, Benin, Nijer, Çad, Orta Afrika Cumhuriyeti, Kongo Cumhuriyeti, Gabon, Madagaskar, Cibuti, Komorlar, Morityus, Seyşeller, Kamerun, Togo, Vietnam, Kamboçya, Laos, Suriye, Lübnan, Hindistan, Haiti, Kanada, Amerika Birleşik Devletleri, Dominika, St. Lucia, Grenada, Vanuatu.
Sıra geldi İspanya’ya. 29 sömürgesiyle İspanya’nın listesi şöyle: Arjantin, Bolivya, Brezilya, Şili, Kolombiya, Kosta Rika, Ekvador, El Salvador, Guatemala, Honduras, Meksika, Nikaragua, Panama, Paraguay, Peru, Uruguay, Venezuela, Küba, Dominik Cumhuriyeti, Haiti, Amerika Birleşik Devletleri, Filipinler, Mikronezya Federal Devletleri, Palau, Marshall Adaları, Tayvan, Ekvator Ginesi, Fas, Batı Sahra.
Arjantin’in sömürge tarihine baktığımızda ise gururlu bir 0 karşılıyor bizi. İspanyol sömürgeciliğinden bağımsızlığını kazanmış bir ülke görüyoruz ve bu listeye baktıkça istiyoruz ki bu yoksul ülke, şu zengin züppelerinden, dünya halklarından çaldıklarıyla imparatorluklar inşa etmiş şu Avrupa medeniyetinden bir galibiyet daha çalsın.
İngiltere’den Çalmanın Hazzı Başka
Arjantin’i kupada sömürgeci hırsızlara karşı desteklemek bir mesele. Bir de İngiltere’ye karşı cansiparane desteklemek var. Onun manası çok daha derindir. Ta 1976’ya, Arjantin’in son askeri cuntasının başlangıcına dönmemiz gerekiyor bunun için.
1976 yılına doğru gelirken Arjantin’de yükselen bir sol, örgütlü bir halk, sendikalı işçilerin ve militan öğrencilerin kol kola olduğu bir siyasi iklim hakimdi. Tabii bunun karşısında Arjantin devletinin silahlandırıp eğittiği birtakım sağcı paramiliter yapılar ve onların körüklediği bir şiddet ortamı da vardı. 1976 yılında ordu, sanki sağcıların silahları ordunun envanterinden değilmiş, paramiliter yapıların içinde asker, polis, devlet görevlileri cirit atmıyormuş gibi bu şiddet ortamını dağıtmak için yönetime el koydu ve Arjantin’in insan hakları açısından en karanlık günleri başladı.
Darbeyi yapanlar 30bin solcuyu, darbe muhalifini, gazeteci, sendikacı, akademisyen, öğretmen ayırmaksızın gözaltında kaybetti. Bu kayıpların bazısı “Ölüm Uçuşları” adı verilen yöntemle, insanları uçaklara helikopterlere doldurup okyanusa atarak gerçekleştirildi, bazıları toplu mezarlara gömüldü, bazıları kuyulara, göllerin dibine dolduruldu. 600’den fazla işkencehane kuruldu, on binlerce insan ağır işkenceler gördü, binlerce kadın tecavüze uğradı.
Cunta bununla da yetinmedi. Gözaltına alındığında hamile olan kadınlar doğum yapana kadar işkencehanelerde yaşatıldı. Doğumdan sonra bebekler alınıp anneleri öldürüldü. Bebekler ise sağcı ailelere “hediye” edildi. Bugün bildiğimiz Mayıs Meydanı Anneanneleri Hareketi de buradan doğdu. Anneanneler torunlarını arayarak başladılar. Bugün 500’den fazla bebeğin başka ailelere verildiği tahmin ediliyor. En son geçen sene 140. torun tespit edildi. 360 civarı bebek hala aranıyor.
Cunta Arjantin’i terör ile yönetirken kitlesel protestolar da devam ediyordu. Ekonomi büyük oranda çökmüş ve cunta her geçen gün güç kaybediyordu. 1982 yılına gelindiğinde artık sallantıda olan cunta çareyi savaş çıkarmakta buldu. Savaş halinde halkın desteğini alabileceğini düşünen cuntacılar, Arjantin’in burnunun dibinde olmasına rağmen İngiltere sömürgesi olan Malvinas Adaları’na, sömürgecilerin taktığı isimle Falkland Adaları’na çıkartma yaptılar. Zorunlu askerlik görevini yapan çoğu 18’ini yeni bitirmiş Arjantinli genç, cuntacılar tarafından doğuracağı sonuçlar hiç düşünülmeden savaşa yollandı. Öyle ki iklimi çok sert ve soğuk olan bu adalara savaşmak için gönderilen bu gençlerin sırtına uygun bir parka bile verilmedi. Askerlerin bazısı donarak öldü.
İngiltere, Arjantin’in bu hamlesine kirli savaşı büyüterek karşılık verdi. Savaş bölgesi kabul edilen Malvinas Adaları’ndan 410 kilometre uzakta olmasına rağmen Arjantin Donanması’na ait bir gemiyi İngiliz bir denizaltı batırdı. Margaret Thatcher’ın ve onun savaş kabinesinin doğrudan karar vericisi olduğunu bizzat kabul ettiği bu saldırı sonucunda savaşla alakası olmayan, savaş bölgesinde bile bulunmayan 323 Arjantinli hayatını kaybetti.
En başından beri Arjantin için sürdürülemez olan bu savaş böylece, çoğu gencecik 649 Arjantinlinin ölümüyle son buldu. Arjantinliler hemen yanı başlarında bulunan bu adanın kendilerine ait olduğunu söylemekten bugün dahil asla vazgeçmedi ama İngiliz zorbalığı bugün bile adayı yönetmeyi sürdürmektedir.

1986 Dünya Kupası’na Gelindiğinde
Savaştaki hezimetten sonra cuntanın gücü hepten zayıfladı ve 1983’te iktidarı devretmek zorunda kaldı.
1986 Dünya Kupası başladığında, Arjantin halkının hafızasında Malvinas’ın yaraları hala çok tazeydi. 4 yıl önce başlarındaki cuntanın macera arayışı sonucu savaştıkları İngiltere’nin öldürdüğü gençlerin halkta yarattığı travma, savaştan dönüp intihar eden yüzlerce Arjantinli asker ile büyüdükçe büyümüştü. Çeyrek Final’de İngiltere ile karşılaştıklarında da bütün bu duygular ve haksızlığa uğramış olmanın, hezimete uğramış, aşağılanmış olmanın getirdiği öfke maçın anlamını futbolun sınırlarının çok ötesine çekti.
Arjantinliler için pek çok sembolik anlam taşıyan maç başladığında atılacak ilk golün dünyanın en ünlü golü olacağını ise elbette kimse bilemezdi. Maradona’nın eliyle attığı o golden, kendisinin deyimiyle “Tanrının Eli”nden bahsediyorum. Golün elle atıldığını İngilizler de tribünden, televizyonlarının başından görmüşlerdi ve hakemin golü geçerli saymasıyla öfkelenme sırası bu defa İngilizlere gelmişti. Bu golden birkaç dakika sonra Maradona tekrar yarı sahada topla buluştu ve altı İngiliz futbolcuyu tespih gibi dizip futbol tarihinin en ünlü gollerinden bir başkasını daha attı.
Arjantinliler İngilizleri kural dışı bir golle 2-1 eledi. İngilizler öfkeden kudururken Arjantin yarı finalde Belçika’yı, finalde ise Batı Almanya’yı devirip ikinci kez Dünya Kupası’nı evine götürdü.
Arjantin halkı onlara ait toprakları çalan İngilizlerden bir gol çalmıştı ve bununla mutlu olmamak, İngilizlere haksızlığa uğramayı tattırmanın keyfini sürmemek için hiçbir sebepleri yoktu. Hırsızdan çalmanın hazzı bir halkın gönlündeki büyük yangına bir parça su serpti.

Gelelim 2026’ya
1986’dan beri Arjantin ve İngiltere Dünya Kupası’nda çeyrek final, yarı final, final hiçbir önemli maç oynamadı. Turnuvanın kaderini belirleyecek bir maça çıkmadılar. Şimdi, 40 yıl sonra, bu akşam Arjantinliler İngiltere’yle tekrar karşılaşmaya hazırlanıyorlar. Hazırlanırken yine onlardan çalınan Malvinas’ı, yine yaşamları çalınan 649 genci, savaş alanında bile olmadan vurulan gemilerini ve boğulan 323 kişiyi, “Tanrının Eli”ni ve hırsızlardan çalmanın ne büyük bir haz olduğunu hatırlıyorlar. Sokaklara yazıp, bir araya geldiklerinde bağırıyorlar: “Malvinas için, Maradona için, Messi’nin Son Dansı İçin”.
Tribünlerde ise hep aynı tezahürat: “Quiero volver a robarle un gol al ladrón”.
“Hırsızdan bir gol çalmak istiyorum.”
Arjantinli bir halk ozanının şarkıya çevirip kızıyla birlikte söylediği o tezahürat:




