Bugün Raúl Sendic’in tam 100. yaş günü. Pek az kişinin yüzüncü doğum günü, doğduğu memleketten neredeyse 13 bin kilometre ötede yaşayan insanların aklına düşer. Bu yüzden sevgili Raúl Sendic’in oldukça önemli biri olduğunu anlamış olmalısınız. Ben onun niçin bu denli önemli olduğunu anlatmaya geçmeden önce size onunla nasıl tanıştığımı anlatarak başlayayım. Yazı uzun olacak. Dolu dolu yaşanmış hayatları kısa yazmanın pek mümkünü olmuyor. Şimdiden okuyacakların affına sığınıyorum.
Uruguay’da İhtiyar Soyguncuların Peşinde
Montevideo’da oturmuş o sıralar çoğu seksenlerini aşmış Movimiento de Liberacion Nacional – Tupamaros, Ulusal Kurtuluş Hareketi – Tupamaros mensuplarından banka soygunlarına katılmış herhangi bir militana ulaşmaya çalışıyorduk. Her gün sabahın erken saatinde kalkıp yürüyerek Tupamaros Hareketi’nin merkezine gidiyor, öğleden sonra ihtiyarlardan biri ofisin kapısını açarsa ona derdimi anlatıyor, nereden geldiğimi, yaptığım işi, aradığım militanın neden mutlaka banka soygunlarından birine katılmış olması gerektiğini belirtiyor, numaramı bırakıyor, zamanımın azlığından bahsedip kapıdan geri dönüyordum. Her gün kapıyı başka bir ihtiyar açınca artık cümlelerimi ezberlemeye başlamıştım ve işler iyice sıkıcı bir hal almaya başlamıştı.
Birinci haftayı böyle devirdikten sonra bir gün ikinci kez karşılaştığım ve 70’lerinde olduğunu tahmin ettiğim bir kadın beni ofisin içine davet etti. İçerisi bir devrimci hareketin merkezinden çok bir müzeyi andırıyordu. Yıllar sonra Uruguay devlet başkanı da olacak Pepe Mujica’nın da dahil olduğu efsanevi cezaevi kaçışının kocaman bir maketi, MLN-T’nin zamanında kullanıp gömdüğü tüfeklerden bazıları, hareketin o dönem bastığı bildiriler, dergiler… Bir de bronzdan irice bir büst.
70’lerindeki kadınla büstün yanında tekrar konuşmaya başladık. Ona Tupamaros Hareketi’nin banka soygunlarından bildiklerimi söyledim. Bunlara katılmış birini aradığımı tekrarladım. Üzülerek “Çoğu öldü bile, kalanlarsa çok yaşlı” dedi. Büste doğru bakıp “Sendic sağ olsaydı ohoo neler anlatırdı neler” diye ekledi. Bu bilgi pek işime yaramıyordu doğrusu çünkü büstün altında ölüm tarihi olarak 1989 yazıyordu. Benim doğmama bile epey zaman varken Sendic aramızdan ayrılmıştı.


Lider Değil Sembol
Yine de konuşmaya devam ettik. Gidecek bir yerim yoktu, otele dönüp pineklemektense burada çene çalmak daha iyiydi. Yaşlı kadın Sendic üzerine konuşmayı sevmişti, ben de oradan devam ettim. “Peki ya Sendic şu eyleme katılmış mıydı? Katılmaz olur mu, o işi planlamıştı bile! Peki üniversitede? Zaten orada başladı siyasete. Peki ya cezaevi? En uzun yatanlardandı. Cezaevinden sonra? Hiç rahat durmadı.”
Hareketin müzeyi andıran ofisinde büstü olan tek kişiydi Sendic. Kadınla biraz daha konuşunca, Sendic’in sadece hareketin önderlerinden biri değil, hareketin efsanesi olduğunu anlamam uzun sürmedi.
O günün sonunda kadınla kısmi bir güven ilişkisi kurabilmiştim. İlk defa elimde, aramam için birkaç telefon numarası ve isimle ofisten ayrıldım.
O numaralar başka numaralara, o başka numaralar günlerce beklemelere, günlerce beklemeler ise karşılığını sonuna kadar aldığımız bir söyleşiye dönüştü.
Pando Baskını’nda Bir Militan
Bir gün şöyle bir mesaj aldım. “Ben Ruben Garcia, bugün müsaitim. Evimin adresini veriyorum.”
Montevideo’dan otobüse atlayıp heyecan içinde Marindia’ya doğru yola çıktık. Birkaç saat sonra Ruben Garcia’nın evinin bahçesindeydik.
Garcia, kendi siyasi hayatından kısaca bahsettikten sonra sebeb-i ziyaretimiz olan soygun meselesine getirdi konuyu. Cezaevlerinde gördüğü işkenceden ötürü sırtı rahatsızdı. Ne uzun süre ayakta kalabiliyor, ne uzun süre oturabiliyordu. Çekimi hızlıca bitirip istirahate çekilmek istiyordu. Kendisinin de katıldığı Pando Baskını’nı anlatmaya başladı. Tabii iki lafından biri yine Sendic’ti.

Bankaları Soymak Zor Olur Kenti Ele Geçirelim
Pando, Montevideo’dan 30 kilometre kadar uzakta bir kasabadır. Kasabada o dönem Tupamaros’un gözüne kestirdiği üç ayrı banka vardır. Bu üç bankayı ayrı ayrı ele geçirmek Tupamaros’un kuvvetini aşacağından Raúl Sendic dahiyane bir plan yapar. Bankaları soymadan önce kasabadaki karakolu, itfaiye istasyonunu ve telefon santralini ele geçireceklerdir.
Operasyona yaklaşık 50 Tupamaros militanı katılır. 50 militan ellerinde silahlarıyla kasabaya girmeye kalksalar ortalık ayağa kalkacağı için bir cenaze alayı kılığında yürürler. Karakol ve itfaiye ele geçirildikten sonra hızlıca telefon santrali de kontrol altına alınarak kasabanın dış dünya ile iletişimi kesilir. Sonrasında daha evvel kararlaştırılmış üç banka soyulur ve bugünün parasıyla 3 milyon dolar civarı bir para kaldırılır. Bütün bunlar 20 dakika içinde olup bitmiştir!
Sendic, Pando Baskını’nı planlayıp yönetmişti ve ortaya dünya devrimci tarihinin en yaratıcı, en cüretkar eylemlerinden biri çıkmıştı.

O Sırada Latin Amerika’da
Elbette Pando Baskını Sendic’in ilk icraatı değildi. Sendic 1925’te çiftçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldikten sonra 19 yaşında Montevideo’ya hukuk okumaya gitmişti. Siyasete atılması da o dönemde oldu. 1944 yılında Sendic Montevideo’ya geldiğinde Guatemala’da devrim oluyor, Muz Cumhuriyeti diye anılan Guatemala ABD’nin arka bahçesinde büyük şaşkınlık yaratıyordu. 52 yılına gelindiğinde ise bu defa Bolivya Devrimi olacak, işçiler makineli tüfekleriyle La Paz’da Murillo Meydanı’nı ele geçirecekti. 50’li yılların sonuna gelindiğinde İspanya İç Savaşı bitmiş, Uluslararası Tugaylar’dan silahlı mücadele tecrübesi olan pek çok devrimci dünyanın dört bir yanına yayılmıştı. Öte yandan Uruguay’da IMF dönemi başlıyor, milli sanayi koruma ve teşvik politikaları rafa kalkıyordu.
Bu atmosferde, çiftçi bir ailenin çocuğu olarak hukuk okuyan Sendic tarafını seçmekte pek zorlanmadı. Tarım işçilerinin çalışma saatleri, dinlenme hakkı ve adil ücretlendirme sorunlarını gündeme getirerek işçiler arasında örgütlenme faaliyetlerine başladı. Uruguay’da yürürlükte olan yasaları anlatarak işçilerin, haklarının birçoğundan faydalanamadığını gösteriyordu. Bu faaliyetler sonucunda önemli bir işçi kitlesini bir araya getirmeyi başarmıştı. İşçiler arasındaki bu örgütlenme, sonrasında Uruguay’ın toplumsal mücadeleler zemininde önemli bir yapı taşı haline gelecekti.

“Ama Daktilonun Başına Geçtiğinde…”
Arkadaşı Walter Gonzalez şöyle anlatıyor Sendic’in o zamanlarını:
“Orada, bir kamp ateşinin başında, diğer insanlarla birlikte oturuyordu. Onlardan bir farkı yoktu, sanki sadece uzun saçlı bir şeker kamışı işçisiydi. Ama daktilonun başına geçip yazmaya başladığında… İşte o zaman farkı görüyordunuz. Ama öylece mate içerken, oturma şekli bile diğerlerinden pek de farklı değildi.”
Sendic’in çabaları karşılık buluyordu. İşçiler arasında yürüttüğü faaliyetler sonucunda Unión de Trabajadores del Azúcar de Artigas (UTAA) – Artigas Şeker Kamışı İşçileri Sendikası kuruldu.

Küba Yılları
Sendic 1958’de Uruguay’ı temsilen Sosyalist Enterasyonal Kongresi’nde görev yaptı. Sonrasında Küba’da devrimin başarıya ulaşmasıyla birlikte Küba’ya geçti. Küba’daki devrim sonrası süreçte edindiği tecrübe ve işçi örgütlenmesi alanında kırsalda gördükleri ona Uruguay’ın devrim için olanak ve sınırlılıkları konusunda yeterli bilgiyi sağlamıştı. Sınıf mücadelesini ve Marxizm’i benimsemesine rağmen Sovyetler Birliği ve Küba devrimlerinden ayrı, özgün bir yol arayışındaydı.
1962 yılına geldiğimizde Sendic artık bağlı bulunduğu Uruguay Sosyalist Partisi’nden kopmak üzereydi. Kurduğu sendika toprak reformu taleplerini daha yüksek sesle dile getiriyor, hatta işçiler 30bin hektarlık bir alanın kamulaştırılması için eyleme başlıyordu. Fakat kamulaştırma eylemlerinde kamp kuran işçilerin kendilerini savunacak hiçbir şeyi yoktu. Bu ise Sendic’e başka bir görev yüklüyordu. Sosyalist Parti’den ayrılarak doğrudan eylem yöntemini benimseyecek küçük bir grup kurdu. Bu grup sonrasında Uruguay’ın en önemli örgütlenmesi olacak Tupamaros’un (MLN-T) çekirdeğiydi.
Yasaların Vermediği Güven
Doğrudan eylem odaklı grubuyla yaptıkları ilk eylem bir sportif atıcılık kulübünden silah çalmaktı. Sendic şöyle diyordu: “Bugünlerde bize anayasa ve yasalardan daha çok güven verecek olan şey dolu bir tabancadır.” Eylem sorunsuz geçmesine rağmen çaldıkları silahlar işe yarayacak türden değildi. Üstelik kimlikleri de birçok kişi tarafından teşhis edilmişti.
Sendic de tespit edilenler arasındaydı. Bir süre Brezilya’ya kaçtı. O dönemde daha evvel bağlı olduğu Uruguay Sosyalist Partisi’nin dokunulmazlık alması için teklif ettiği milletvekilliğini reddetti. Uruguay’da ise yoksul işçilerin toprak işgalleri tüm hızıyla sürüyor, öte yandan devlet güçleri de şiddet ve tutuklamalarla bu işgalleri dağıtıyordu. Tam da o sıralarda sendikanın öncülüğünde başkent Montevideo’ya büyük bir işçi yürüyüşü yapılmasına karar verildi.
Montevideo’daki 500bin işçinin de genel grev ile dayanışma gösterdiği tarım işçileri yürüyüşü sırasında Sendic polis tarafından aranmasına rağmen tüm işçilerin sloganlarında “Köylü Lideri Sendic” şeklinde yer alıyordu.

Bir Kıtanın Geleneği Tupamaros Doğuyor
Bu ortamda solun bir araya gelişi gerçekleşmiş, sendikalar, sol partiler yan yana gelmiş bulunuyordu. Tüm bunların ortasında ise Sendic, birlikte hareket etme kabiliyeti kazanmış solun silahlı kanadını inşa etmenin peşindeydi. Tupamaros bundan sonra solun silahlı kanadı olacaktı. Tupamaros ismi kıtada İspanyol işgaline karşı çıkan İnka önderi Tupac Amaru’dan geliyordu. Bu isim, sonrasında Latin Amerika’daki pek çok sol hareketin de ismi olacaktı.
Tupamaros Küba devrimcilerinin mücadele yönteminden farklı bir yol seçerek şehir gerillası eylemlerini merkezine aldı. Fakat bu konuda Sendic’in çok katı çizgileri vardı. İntihar saldırılarına ve rastgele yerleştirilmiş bombalara sonuna kadar karşı çıkıyordu: “Bu tür anonim saldırılar onursuzca geliyor” diyordu.
Tupamaros’un eylemleri genellikle erzak kamyonlarının soyulup yoksul halka gıda ve diğer temel ihtiyaç malzemelerinin dağıtılması olarak başladı. Montevideo Müzik Sarayı’nı işgal edilip radyodan halka Tupamaros’a katılma çağrısı yaptıklarında ise isimlerini iyice duyurmuşlardı.
69 yılına gelindiğinde Tupamaros daha çok ses getirecek eylemler yapmaya hazırdı. Bunlardan biri Montevideo’daki San Rafael Kumarhanesi Soygunu’ydu. 18 Şubat 1969’da gerçekleşen soygunda Sendic bizzat yer almıştı. Eylemin sonucunda Tupamaros, bugünün parasıyla yaklaşık 2 milyon dolar kumar parasını kamulaştırdı.
Yazının başında bahsettiğimiz Pando Baskını da aynı yıl oldu. Baskın hem örgütün finansal ihtiyaçlarını karşılıyor, hem de içinde karakol, itfaiye ve telefon santralini ele geçirme de olduğu için örgütün gücünü gösteriyordu.
Tüm bunlar karşısında Uruguay polisi de boş durmuyor, işkence alanında uzmanlaşacak personellerini ABD’li uzmanların ‘eğitimlerine’ yolluyordu. ABD desteğiyle kurulan Ölüm Mangaları çalışmaya başlamıştı. Birleşik Devletler, Küba’dan sonra Latin Amerika’da bir başka devrim olmasın diye var gücüyle çalışıyordu.

Suçlular Halkın Mahkemelerinde Dökülüyor
Tupamaros 70 senesinde farklı bir yöntem izlemeye başladı. Üst düzey bürokratların, askerlerin, büyükelçilerin kaçırılıp sorgulandığı, devlet kademelerinde dönen gayrimeşru işlerin belgelendiği, itiraf ettirildiği bir yöntemdi bu. Kaçırılan kişi “Halkın Hapishanesi” denen bir yere konuluyor, sonrasında itirafları kayda alınıp halkla paylaşılıyordu. Bu eylemlerin sonuçları oldukça etkileyici oldu.
Uruguay Bankacılar Derneği’nin önde gelenlerinden Pellegrini Giampietro kaçırıldı. Brezilya ve Uruguay hükümetleri arasındaki askeri ilişkileri ifşa etmek için Brezilya konsolosu Aloysio Gomide kaçırıldı. İngiltere Büyükelçisi Geoffrey Jackson da bu kapsamda kaçırıldı ve tam sekiz ay esir tutuldu.
En çok ses getiren kaçırma olaylarından biriyse Dan Mitrione’nin kaçırılmasıydı. Mitrione, ABD tarafından 1971 kasımında gerçekleşecek seçimlerde solun yüksek ihtimalle galip gelecek olmasına karşı işkence ve baskı yöntemleriyle Uruguay polisini eğitmek üzere gönderilmişti. Uruguay’da sistematik işkencenin öncüsü konumundaki Mitrione, “İstenilen etkiyi elde etmek üzere, tam yerinde ve tam kararında acı” sözüyle tanınıyordu. İşkenceci Mitrione, Tupamaros tarafından kaçırıldı ve cezaevindeki toplam 130 militanın serbest bırakılması karşılığında salıverileceği söylendi. Uruguay hükümeti hiçbir koşulu kabul etmeyince Mitrione infaz edildi. Tupamaros, Mitrione dışındaki tüm esirleri sağ salim serbest bıraktı.
Mitrione’nin infazı uluslararası kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. ABD’nin Dışişleri Bakanlığı kontrolündeki Uluslararası Kalkınma Ajansı’nın (AID) diğer ülkelerdeki faaliyetleri pek çok ülkede tartışma konusu oldu.

“Buradan Halk Geçti”
Yine aynı dönemde Sendic’in de içinde olduğu bir grup başkent Montevideo’nun göbeğinde yer alan Deniz Kuvvetleri Eğitim Merkezi’ne girdi. İçeriden bir askerin yardımıyla eğitim merkezine giren Sendic ve dört Tupamaros içeriden 700’den fazla uzun namlulu tüfek çalmayı başardı. Üstelik bu eylem sırasında ne bir silah patladı, ne bir damla kan aktı. Eylemi yapanlar tüfeklerle birlikte ortalıktan kaybolmadan önce askeri karargahın giriş kapısına kocaman bir Tupamaros bayrağı ve “Buradan Halk Geçti” yazan bir pankart bırakmayı da unutmadılar.
Devlet Tupamaros ile eldeki olanaklarını kullanarak mücadele edemeyeceğini anlayınca özel yasalarla şiddetini artırma yoluna gitti. Artık Tupamaros Hareketi’ne üye olmayan solcular, harekete sempati duyanlar yahut militanların aileleri bile kolaylıkla cezaevlerine doldurulup ABD’den öğrenilen yöntemlerle akıl almaz işkencelere maruz bırakılabiliyordu. Hareketin pek çok önderi içeri alınmıştı ve cezaevleriyle iletişim kurmak neredeyse imkansızdı.
Süreç böyle ilerlerken Tupamaros eylemlerini güçlükle sürdürüyor fakat halk desteğini kaybetmemek adına gıda ve ilaç firmalarını soyup halka dağıtmaktan da geri durmuyordu. Öte yandan “Çifte İktidar” fikri hareket içinde kabul görmüştü. Bu fikre göre Tupamaros, devlet kurumlarının yanında halkın kurumlarını da inşa etme görevini üstleniyordu. Halkın hastaneleri kuruluyor, halkın gıda erişimini sağlayan merkezler faaliyete geçiyor, Mitrione örneğinde gördüğümüz gibi halk mahkemeleri ve halk hapishaneleri de işliyordu.

Çayı Demle, Firar Ediyoruz!
1970’in ağustos ayına geldiğimizdeyse Sendic ve diğer Tupamaros liderleri birer birer yakalanıp cezaevine düşmüştü. Neredeyse tüm lider kadroların cezaevinde olması hareket için oldukça zor zamanların yaklaşmakta olduğuna işaret ediyordu. Fakat bu durum uzun sürmedi. Devrimci eylemin yaratıcı ve cüretkar öncüleri Tupamaros, Guiness Rekorlar Kitabı’na girecek bir eylem hazırlığına başlamıştı bile.
71 yılının eylülünde Punta Carretas cezaevinden tam 111 kişi firar etti. Kaçanların 100 tanesi Tupamaros militanıydı. 100 militanın birlikte çalışıp kazdığı, cezaevinin üç katını delip sokağın karşısındaki bir eve çıkan 40 metrelik bir tünel ile dünyanın en kalabalık cezaevi firarına imza attılar. Firar edenlerin arasında elbette Sendic ve gelecekte Uruguay Başkanı olacak Pepe Mujica vardı. Firar eden 100 militanın tamamının, hiç fire vermeden sakladığı bu sır ile mümkün olan tarihin en büyük kaçışı öyle kusursuz işlemişti ki, tünelin sonu yaşlıca bir kadının evine çıktığında bazı militanlar ev sahibi kadınla bir çay içecek vakit bile bulmuşlardı!
Her ne kadar cezaevinden müthiş bir kaçış gerçekleştirilmiş de olsa Sendic özgürlüğün tadını uzun süre çıkaramadı. Kaçıştan bir yıl sonra 72’nin eylül ayında bir hücre evinde Sendic ve iki kişinin daha etrafı sarıldı. Hem sayıca az, hem de neredeyse silahsızdılar. Yine de teslim olmayıp kaçmayı denemeye karar verdiler. Önce Sendic atladı fakat kaçış başarısızlıkla sonuçlanacaktı. Sendic çenesini, dilini ve amigdala bölgesini delen bir kurşunla kanlar içinde yere yıkılmıştı.

“Yeni Bir Che Yaratmak İstemiyoruz”
Sendic ile birlikte yakalanan yoldaşı, onun yaşadığına inanamadığını şu sözlerle anlatıyor:
“Hapishaneye götürüldüğümde, beni bir hücreye koydular. Bir süre sonra Komutan Julio Martínez beni ziyarete geldi. Bana, ‘Raúl yaşıyor’ dedi. Ona, ‘Hayır, siz onu öldürdünüz’ diye yanıt verdim. ‘Hayır,’ dedi, ‘biz katil değiliz. Raúl Sendic’i öldürmek istemedik, çünkü Latin Amerika’da yeni bir Che Guevara yaratmak istemiyoruz.
Bir gün bir gardiyan yanıma gelip, ‘Raúl için özel bir hücre hazırlıyorlar, onu hastaneden buraya getirecekler’ dedi. Gerçekten de bir süre sonra kapıların açıldığını duydum. Gözlerim bağlıydı. Bir asker bana, ‘Dön arkanı’ dedi ve bağlarımı çözdü.
Bir anda kendimi Raúl’ün hücresinde buldum. Onu ilk gördüğümde, tamamen bandajlarla sarılmıştı. Sadece gözleri görünüyordu. Bir kurşun dili boyunca ilerleyerek büyük hasar vermişti…”
“Ancak ona başka hiçbir tedavi uygulanmadı. Dilinin bir parçası çenesine, yanağına yapışmıştı. Beni gördüğünde şaşırdı, gözleri yaşlarla doldu. Ben ise o anda, onu canlı görmekten dolayı inanılmaz bir şaşkınlık içindeydim.”
Sendic İçeride, Darbe Kapıda
Sendic’in yakalanması yalnızca hareketin bir liderinin yakalanması değildi. Sendic hareketin sembolüydü. Bu yüzden MLN-Tupamaros hareketinin aldığı zarar çok daha fazlaydı. Hareket daha toparlanmaya bile vakit bulamadan bu defa 27 Haziran 1973’te askeri darbe gerçekleşti. Bu tarih, Tupamaros için kara bir tarih olacaktı.
Darbeden sonra hemen hemen bütün Tupamaros tutuklanıp cezaevlerine kondu. Hareketin liderleri ise üçer kişilik gruplar halinde tecritte tutuluyorlardı. Sendic hala yaralıydı ve doğru düzgün tıbbi yardım alamıyordu.
Tecritte Sendic ile birlikte kalan, hareketin en önemli liderlerinden Jorge Zabalza o günleri şöyle anlatıyor: Bizim grupta Raúl Sendic, Arenales ve ben vardık. O iki çekilmez adamla aynı gruba düşmek berbattı çünkü bütün gün askerlerle kavga ediyorlardı, bir gün olsun birazcık yumuşamadılar.
Sonunda bizi kuyudan bozma bir hapishaneye götürdüler. Toprağın altında gerçek bir kuyuydu, tel örgülerle bölünmüştü. Duvarlardan su sızardı.”
Sendic kuyunun dibinde, çenesi kırıkken bile askerlerle kavga etmekten geri durmuyordu. Kuyunun dibine kovayla indirilen bayat ekmeği ve kemikleri çiğnemenin çene kaslarına iyi geldiğini fark etmişti. Parçalanmış çenesini kuvvetlendirmek için onları çiğneyerek kendine “fizik tedavi” uyguluyordu.

Tek Bir Kelime: Yoldaş
Kuyulara hapsedilmiş başka bir Tupamaros lideri Mauricio Rosencof ise o günleri şöyle anlatıyor:
“Bize yarım porsiyon yemek verirlerdi. Çok geçmeden hayatta kalabilmek için böcek yemeye başladık. Işıksız, havasız, 2 metreye 1 metrelik hücrelerdeydik. Yüzünü görebileceğimiz hiçbir insan yoktu. Sıklıkla susuz bırakılıyorduk ve kendi idrarımızı içmek zorunda kalıyorduk.
Zamanla hepimiz farklı iletişim yöntemleri icat ettik. Duvarları tıklatarak konuştuk, tellerle mesaj gönderdik. En çok Nieto lakaplı yoldaşımla iletişim halindeydim, çünkü hücrelerimiz yan yanaydı. Bir gün, onun doğum günüydü ve ona bir şiir yazdım.
Şiirde şöyle diyordu:
‘Eğer bu benim son şiirim olsaydı,
itaatsiz ve hüzünlü, yıpranmış ama dimdik,
sadece tek bir kelime yazardım:
YOLDAŞ.’
12 Yıllık İşkence Son Buluyor
Sendic, cezaevindeyken de siyasi faaliyetlerine devam ediyordu. Ağır tecrit koşullarına rağmen sigara kağıtlarına yazılmış notları, ufacık pusulaları yakınlarının getirdiği giysilerin içine saklama fırsatı bulduğunda kaçırmıyordu. Tupamaros Hareketi’nin yasal zeminde geliştireceği yeni bir örgütlenme faaliyetine bir kuyunun dibinden de olsa katkı sunmaya devam ediyordu.
14 Mart 1985’te, 12 yıllık cezaevi ve işkence sürecinden sonra Raúl Sendic ve diğer Tupamaros liderleri tekrar özgürlüğe kavuştu. Halkın büyük sevinç gösterileriyle karşılanan Tupamaros liderleri, silahlı mücadeleyi askıya aldıklarını ve Frente Amplio’ya (Geniş Cephe) katılacaklarını duyurdular.

Cuntanın Borçlarını Halk Ödemeyecek
Sendic içeride olduğu süre zarfında Uruguay’ın dış borçlarının ödenemez olduğunu fark etmiş ve bu borçların askeri darbe döneminde alınmış kredilerden kaynaklandığını ifade ederek bu borcun halkın sırtına yüklenmesinin kabul edilemez olduğunu savunan bir “Ulusal Acil Durum Planı” hazırlamıştı. Ona göre “askeri cuntanın borçlarının halktan alınan vergilerle ödenmesi ahlaksızlıktı”. Dışarıya çıkar çıkmaz bu plan ile ilgili çalışmaya başladı. Fakat konuşmacı olarak çağırıldığı yerlerin çoğunda zorlanıyordu. Çenesi ve dili düzgün iyileşmemişti. Bunun üzerine 85’in sonunda Küba’ya gitti ve çok ciddi bir dizi ameliyat oldu. Dilinin, yanağına yapışan bölümü ayrıldı, konuşma terapisi ve ses eğitimi aldı.
Rehabilitasyon sürecinden sonra tekrar Uruguay’a dönen Sendic, yasallaşmış Tupamaro Hareketi’nin yani MLN’nin ilk büyük etkinliği olacak Franzini Stadyumu Buluşması’nda kürsüdeydi. O gün de tıpkı 30 senedir yaptığı gibi toprak reformunun önemini anlattı, işçi haklarının savunulması çağrısında bulundu, mücadeleyi büyütmeye davet etti.
Sendic’in mücadeleye olan inancında hiçbir eksiklik olmasa da bedeninin gördüğü işkence ve kaldığı kuyular sağlığını ciddi derecede bozmuştu. 89 senesinde Charcot-Marie-Tooth adlı nörolojik bir hastalık teşhisi konuldu ve tedavi için Paris’e gitti. Birkaç hafta sonra, 64 yaşındayken son nefesini verip aramızdan ayrıldı.

Sendic’in Paha Biçilmez Mirası
Sendic’in naaşı Montevideo’ya döndüğünde onu son yolculuğuna binlerce Uruguaylı uğurladı. Bıraktığı miras ise çok daha ihtişamlıydı. 1967’de kurduğu Tupamaros hareketi kurulduğu sene 50 kişiden ibaretti. Çok değil 5 yıl sonra, 72 senesinde ise 5000 militan ve 30bin sempatizan ile Uruguay ordusuna kafa tutabilen bir örgüttü. Nüfusu o yıllarda 3 milyondan az olan bir ülke için bunun ne büyük bir kuvvet olduğunu hayal edin. Tupamaros liderlerinin yakalandığı 72 yılına kadar 23 silahlı operasyon, Amerikan kurumlarına ve orduya karşı ise 105 saldırı düzenlediler. 70 banka ve 2 kumarhane soydular. Halka dağıttıkları gıda ve ilacın ise hesabını tutabilen yok.
Sendic’in mirası bununla da sınırlı değil. O öldükten 20 yıl sonra, 2009 seçimlerine katılan yoldaşı Pepe Mujica, oyların neredeyse yarısını alarak Uruguay Devlet Başkanı oldu. Üstelik Tupamaros’un dahil olduğu Frente Amplio, 1999 senesinden bu yana katıldığı 6 seçimin tamamında birinci çıktı, 2024 seçimi dahil. Kendiyle aynı ismi taşıyan oğlu Raúl Sendic ise Frente Amplio’nun önde gelen bir üyesi ve 2015’te Uruguay Başkanı Tabare Vázquez’in yardımcılık görevini yaptı.
Sendic bugün doğdu. Bugün yaşasaydı tam 100 yaşında olacaktı. Raúl Sendic’in doğum gününü devrimciliğine ve diktiği ağacın meyvelerine gıptayla bakarak kutluyorum.
Nice yıllara Raúl Sendic, nice Sendic’lere Uruguay!


