Skip to main content

Pandemiyle birlikte daha çok dört duvar arasında ya da eski rutinlere dönme çabalarının park-bahçe, yeme-içme mekânlarına yansıyan yeni halleri içerisinde ortak düşüncelere dalıyoruz. Bireysel yaşamlarımızda ihtiyacını hissettiğimiz şeylere bağlı olarak eski alışkanlıkların sorgulaması ve hayatta kalma dürtüsüyle birlikte kendi potansiyelimizi daha güçlü bir şekilde kullanabilmenin arayışı içindeyiz. Bu sorgulama ve arayışın toplumsal boyuta nasıl taşınabileceğine dair sorular ise karantinaya rağmen sokaklara taşan cevap arayışlarını tetikledi. Pandeminin tüm dünyada eşzamanlı bir yoğunlukla hissettirdiği “güvenli alan” ihtiyacı, dünden bugüne toplumsal yaşamın her alanında yansımalarını bulan güvencesizliğin de daha yoğun bir şekilde sorgulanmasını ve öfke birikimini kaçınılmaz olarak beraberinde getiriyor. Tüm bunların müzikteki yansımaları arasından bir örnek, yaz aylarında olanca naifliğiyle kulaklarımıza ulaştı; Brazzaville’den “Paper Masks”.

Pandemi öncesinde olduğu gibi bu süreçte de kitlesel bir araya gelişlerin, siyasi düzlemdeki yansımaları ölçüsünde serbest bırakıldığını ya da yasaklandığını gördük. Devlet politikalarının toplum sağlığını ve yaşam hakkını öncelemesi gerekirken, hegemonyayı güçlendirici önceliklerle “güvenli alan”ları her anlamda daraltması, içine düşülen sıkışmışlık hissini de daha yaygın bir hale getiriyor.

Bu hissi çoğu zaman dengeleyen, bunu da bir bütünün parçası olarak deneyimlemeyi sağlayan konserler, uzun süre birçok eski rutin gibi rafa kaldırılmıştı. Yaz sıcaklarının sağladığı avantajla birlikte açık havada başlayan kültür-sanat etkinlikleri bir süredir konserleri de kapsıyor ancak elbette, pandemi öncesine kıyasla ana akımın dışında kalan müzisyenleri de kapsayan konser çeşitliliğine ulaşmak kısa vadede zor gibi görünüyor. Harun Tekin’in müzisyenlerin bu süreçteki durumuna dair, emeğin karşılığının alındığı yolların çeşitlendirilmesi gerekliliğine dikkat çekmesi ise bu alandaki sıkışmışlığı yansıtıyor.[1] Geçimleri, müzikal üretimlerin sahneye taşınmasına ve genel anlamıyla “eğlence sektörü”ne bağlı çalışanların tümünün içine düştüğü sıkıntı, kültür-sanat alanına doğru bir planlama ve adil bir şekilde aktarılabilecek kaynaklarla bir ölçü de olsa hafifletilebilir belki; ama “adil”, “doğru” gibi kavramların toplumsal yaşama yansımaları seyreldikçe, bu konudaki umudun yeşermesi de gitgide güçleşiyor.

Bir başka konu da müzisyenlerin uluslararası hareketliliğinin azalmasıyla birlikte, dünyanın başka köşelerinden yükselen seslerin yanıbaşımızdaki sahnelerde uzun süre neredeyse hiç yankılanamayacak olması. Bunu düşünürken, dünya yıldızlarının yağdığı dev sahnelerden çok, bağımsız ve alternatif müziğin kendine açtığı yolun Türkiye’den geçen kısmı aklıma geliyor. Bu yola ABD, Los Angeles’tan çıkıp sık sık Türkiye’ye de uğrayan Brazzaville grubu, pandemi süreci yaşanmasaydı eğer 2020 Nisan’ında bizlerle buluşacaktı.

İlk albümü “2002”den bu yana “indie” sözcüğünün ifade ettiği bağımsız bir çizgide üretimlerine devam eden Brazzaville grubu, Türkiye de dahil olmak üzere dünyanın dört bir köşesinde sahne aldı. Bir şarkı yazarı olan kurucusu ve daimi vokalisti David Brown’ın yaşam hikayesiyle birlikte düşünüldüğünde bu yolculuk hali pek de şaşırtmıyor.

ABD’de hippi kültürüyle birlikte anılan ve “Summer of Love” olarak adlandırılan 1967 yazında, Yahudi bir anne ve Kanadalı bir babanın oğlu olarak Los Angeles’ta doğan Brown, heybesinde biriktirdikleriyle birlikte yeşerttiği çok kültürlülüğü, bu şehrin renkli kültürünün yanı sıra kamyon şoförü olan babasıyla birlikte çıktığı uzun yolculuklara da borçlu.

Orta Amerika’dan Güney Amerika’ya kadar uzanan yollarda taşınan nakliye konteynerleri bu yolculuklara sebepken, sonraki yıllarda Asya ve Avrupa’yı da kapsayacak seyahatlerde Brown’ın yol arkadaşı, o süreçte çalmayı öğrendiği saksafonu olur. Bu yol arkadaşıyla birlikte bir dönem Beck’in grubunda da yer alır ve bu sefer çıkılan yeni yolculuklarda gitara daha çok zaman ayırıp, kendi şarkılarını yazmaya başlar.

Brazzaville’i kurduğu 1997 yılından bu yana gruptan birçok farklı sanatçının gelip geçmesi, grubun yarattığı kendine has naifliğin ve müzikal çizginin beslenmesini sağladı. Brown’ın kişisel yaşamında birçok farklı kültürün kesişmesini sağlayan yolculuklar misali, grup çalışmalarında iz bırakan her bir sanatçı da yeni müzikal fikirlerin harmanından doğan güzelliklere katkı sunmuş diyebiliriz. Bu yolculuklar esnasında İstanbul’un grupta yarattığı güçlü etki, o güne dek imza atılmış farklı şarkıların yeniden yorumlarına yer verilen “In Istanbul” albümünün 2009 yılında piyasaya sürülmesiyle taçlandı.

Türkiye’deki müzikseverlerle kurulan bağın ana akıma yaslanan organizasyonlardan bağımsız ve grubun müziğindeki naiflikle uyumlu konserler aracılığıyla bugüne dek güçlenmesi, müzikte ve sanatın her alanında sahici hikaye anlatımlarının arayışını göstermesi açısından mutluluk verici.

“Paper Masks”

Son albüm “Sheila’s Dream” pandemi sürecinin başlarında, Mart ayında şu mesajla birlikte dijital müzik platformlarında paylaşılmıştı: “Gezegeni saran bir salgın söz konusu. Dünya borsası hızla çakılmakta. 2020 heyecan verici bir yıl olmaya devam ediyor! Ama korkmayın. Su, yolunu bulmaya devam edecek. Güneş doğudan doğup batıda batmaya devam edecek ve Brazzaville de yeni albümler yayınlamaya… En yenisi şimdi burada. Umarız beğenirsiniz! Takipte ve pozitif kalın. Fırtınalı denizler olmasa, sakin suları takdir edemezdik…”[2]

2018 tarihli bir önceki albüme de adını veren “Dream Sea”nin elektronik müzik ögelerinden arındırılmış ve daha dingin bir şekilde yeniden yorumlandığı bu son albümde, ayrıca bir başka şarkının, 2008 tarihli “The Clouds in Camarillo”nun da yeniden yorumunu dinliyoruz.

Grubun web sitesinde “sevdiğimiz şeyler” başlığı altında yer alan renkli ve yüzü güldüren detayların arasında “jetlag poetry (jetlag şiiri)” de yer alıyor. Grubun 2011 tarihli albümünün de adı olan bu özgün “şiir türü”nü, Brazzaville’in dünyayı gezen şarkılarındaki türler arası geçişin keyfiyle birlikte düşününce, yollarda olmanın ve keşfetmenin güzelliğine olan özlem arttıkça artıyor.

Brown’ın uzun süredir ailesiyle birlikte yaşadığı Barcelona’da, “jetlag poetry”den uzak kalmaya mahkum pandemi günleri içerisinde şekillendirdiği üçlemenin ilk adımı olarak Temmuz ayında “Paper Masks” teklisi çıkageldi. Şarkının sözleri “güvenli bir alana ihtiyacım var” diye başlıyor ve kağıt maskelerin hemen üzerinden bakan gözlerdeki sevginin kalıcılığına umut bağlıyor. Brown’ın eski bir Rus şarkısını dinleyip peşine düşmesi ve müziğin kullanım iznini alması ise “Paper Masks”in sözlerindeki naifliği tamamlayan güzel bir melodiyi dinlememizi sağlıyor. Pandemi sürecinde yoğunlaşılan düşüncelerin izlerini taşıyan bu naiflik, Brown’ın kızı Sophie’nin elinden çıkan kapak görselinde de yansımasını buluyor.

Toplumsal yaşamın tüm alanlarında hissedilen güvencesizliğin her geçen gün daha yoğun bir şekilde sorgulanmasıyla biriken ve sokaklara taşan öfke, ilk adımı “Paper Masks”le atılan üçlemede daha doğrudan ve sert yansımalarını bulur mu, bilinmez; ama en naif formdaki örneklerde bile müziğin harekete geçirici gücü, on binlerce kişinin katıldığı sessiz bir protesto yürüyüşünün harekete geçirdiği potansiyele eşdeğer olabiliyor.

[1] https://www.birgun.net/haber/alternatif-yol-sart-310420

[2] https://bantmag.com/brazzavilleden-yeni-album-sheilas-dream/