Skip to main content

Batı Afrika’nın ada devleti Cabo Verde’den, Türkçede bilinen ismiyle Yeşil Burun Adaları’ndan, yükselen bir ses, uzun yıllardır dünyanın dört bir köşesinden birçok müzikseveri bu ülkenin geleneksel müzikleri Morna ve Coladeira’nın peşinden yolculuğa çıkarıyor. O yolculuğun rotası ise hüzünle neşenin karışımı; bir yanıyla uzak ve kavuşulamaz geçmişe doğru, bir yanıyla umutlu bir geleceğe. Bilge bir rehber ve yol arkadaşı olan Cesaria Evora, “çıplak ayaklı diva” olarak anılsa da, aklımda daha çok yaldızlı bir boyutla canlanan “diva” kelimesini bu yazıda bir kenara bırakmak istedim. “Petit Pays” adlı şarkısında “küçük ülke, seni çok seviyorum” diye seslendiği Cabo Verde’yle bütünleşmesi, aslında onu “küçük ülke”yle ifade edilen güzelliklerin yansıması yapıyor ve akıllarda yeni bir ifade beliriyor: “Çıplak Ayaklı Küçük Ülke”

Sömürgecilik tarihi, Amerika’daki yerli halkların acımasızca katledilmesiyle ve geride kalabilenlerin ise travmalarının izlerini kuşaktan kuşağa taşıyıp köleleştirilmesiyle başlamıştı. Sonrasında Afrika’dan milyonlarca insanın köle olarak Amerika’ya taşındığı ve ölümden kurtulma şansını yakalayanların yüzyıllar boyunca ölümden beter şartlarda yaşadığı, Avrupa sömürgeciliğinin hakim sınıfsal yansımalarını taşıyan kesimlerden on binlercesinin yanı sıra kimi zaman ucuz işgücüne de eklenecek şekilde yine Avrupa’dan gelen yerleşimcilerin on milyonlara ulaştığı bir tarihsel süreç yaşandı.

Köleliğin başka suretlere bürünerek toplumsal özgürlüğü bastırdığı, kurtuluş mücadelelerinin sonucunda ulaşılan bağımsızlıkların “tam ve gerçekten demokratik” bir rotanın tam tersi yönde ve kaderinin tayinini yeni sömürgeciliğin ellerine bıraktığı istikamette değişime uğradığı 20. yüzyıldan günümüze, aslında sömürgecilik tarihinin son bulmadığını ve tüm dünyayı etkisi altına alacak bir şekilde devam ettiğini söyleyebiliriz.

Tarihin uzun bir kesitinde Amerika ve Afrika’da yoğunlaşan, insanlık tarihinin coğrafyaları aşan bütününe baktığımızda da her daim yüzleşmek zorunda kalacağımız sömürgeciliğin eski-yeni halleri, dünyanın dört bir köşesinden yükselen direniş seslerinin de her daim duyulmasını beraberinde getirdi.

Dinmeyecek Özlem ve Müziğin Gücü

Fernando Solanas’ın yazıp yönettiği büyülü gerçekçi film “Sur” (Güney) için Astor Piazzolla tarafından bestelenen ve sözlerini yönetmenin kaleme aldığı “Vuelvo Al Sur”da, “özlemle dönülen” bir güneyden bahsedilir. Arjantin’deki askeri diktatörlük sonrası birçok alanda daha çok ifadesini bulmaya başlayan toplumsal travma, dönülmeye çalışılan güneyin sokaklarında gezen birçok hayalet ve onların arasında dolaşırken gerçeklik algısının kırıldığı her anına birbirinden dokunaklı tangoların eşlik ettiği, hapishaneden yeni tahliye olmuş Floreal’in hikayesiyle beyazperdeye taşınır. Özlem duyularak dönülen güney, bir yanıyla Amerika ve Afrika’yla birlikte sömürünün devam ettiği tüm coğrafyaları ifade eder. Ne yazık ki artık dönülen yer aynı yer değildir, gidenler büyük kitleler halinde gitmiş, kalanlarsa ağıt yakmakla direniş türküleri söylemek arasında sıkışmıştır.

Dinmeyecek bir özlemle yaşamanın böylesi bir toplumsal boyutu varken, buna eklenen bireysel durumlarla beraber yoğunlaşan duyguların ifadesinde “nostalji” terimi yetersiz kalabiliyor ve o noktada Portekizce bir kelime, “saudade” akla geliyor. “Yetersiz kalan nedir?”, “buna sebep olan boşluğu yeni bir kelime doldurmaya yeter mi?” soruları ise Cabo Verde’den yükselen ve bunlara cevap olduğu ölçüde farklı bir direnişi simgeleyen sesleri kulağa taşıyor.

Amerika ve Afrika’nın sömürgeleştirildiği tarihsel sürecin başlarında Batı Afrika’da, Portekizlilerin ayak basmasıyla bir yerleşim bölgesi haline gelen ve bir limana/köle ticareti merkezine dönüşen adalar, Portekizce bir adla anılıyor geçmişten bugüne. Afrika’nın yerel dilleriyle Portekizce’nin harmanı olarak ortaya çıkan, Cabo Verde’ye özgü Kreol dili ise bu “küçük ülke”nin büyük ve güçlü seslerinin müzik dünyasındaki yolculuğunda sıkça kullanılıyor.

Solanas’ın “Güney” filminden, Güney’in Cabo Verde’sine bir bağlantı kurmayı sağlayan o dinmeyecek özlem duygusu, Afrika ve Portekiz müziğinin harmanlanmasıyla ortaya çıkan Cabo Verde’ye özgü türlerden özellikle Morna’da yansımasını bulur durur. Morna ile beraber başka bir özgün tür olan Coladeira örneklerini yetim yurdu korosundaki yıllarından itibaren söyleyen Cesaria Evora, yerel ölçekte ismini çoktan duyurmuştur. Ülkesinden ilk kez ayrılıp Portekiz’e seyahat ettiği bir dönemde onunla yolu kesişen Cabo Verde kökenli ve Fransa’da yaşayan bir müzisyen olan Jose Da Silva’nın bu ses karşısında büyülenmesiyle, Evora’nın 40’lı yaşlarından sonra dünya çapında üne kavuştuğu yolculuk başlar. Evora’yı, Lizbon’da Cabo Verde göçmeni bir topluluğa verdiği konserde dinleyen Da Silva, yıllar içerisinde birçok farklı sanatçıyı bünyesine katacak Lusafrica adlı plak şirketini aslında bu sesin büyüsünün peşinden giderek kurmuştur.

Ömrünün sonuna dek Lusafrica bünyesinde albümlere imza atan Evora, dünya çapında gittikçe büyüyen dinleyici kitlesiyle buluştuğu her konserinde, yoksul halklarla dayanışmanın da simgesi olacak şekilde çıplak ayaklarıyla sahnededir. Sevgili “küçük ülke”sinden yükselen seslerde yansımasını bulan; yarını bugünden güzel kılmak için “dinmeyen özlem”le bugünden yüzleşip, naif ve büyülü bir gerçekçilikle geleceğe, sonsuzluğa yönelmeyi sağlayacak duyguları albümlerine taşır. Müzik endüstrisinin hakim anlayışından her daim uzak bu naifliğin bireysel kaynağına dair ipuçlarını, Jose Da Silva’nın ona dair anlatımında bulmak mümkün: “Bence Cesaria, acı çeken insanların ona yakınlık duymasını sağlayacak denli zor bir yaşam sürüyordu. Ölümüne dek hayal kırıklıklarının birçok çeşidini deneyimledi. Onun sevinci, başkalarıyla paylaşmaktan gelirdi. Cabo Verde’deki insanlar için onun evi bir doktorun evi gibidir; birçok kişinin onu görmeye ve yardım istemeye geldiği. Kazandığı para, hızlıca başkalarına yardıma dönüşürdü.”[1]

Dünyanın dört bir yanında verilen konserler ve yüzbinlerce albüm satışı, Grammy Ödülü de dahil olmak üzere birçok ödül ve daha nicesi… Bunların hepsi, onun “Sodade”ında güçlü yansımasını bulan ve fotoğraflarından bize doğru her bakışında bu şarkının melodisiyle sonsuzluğa bir köprü kurulduğunu yeniden düşündürten “dinmeyen özlem”i dindirmek için değil, Nazım Hikmet’in “şimdiden çekilecek acısı” dediği; kaçınılmaz olanın sınırlarını aşıp, müziğin sınırsızlığında tüm duygularla harman olmak için.

[1] newafricanmagazine.com/3984/

Kültür

Zaman

Eylül DanışmanEylül DanışmanAğustos 2, 2023
Kültür

Nazmiye

Eylül DanışmanEylül DanışmanAğustos 2, 2023